31 Ekim 2017 Salı 11:52

KİTAP

Hulusi Üstün'le Turna Fırtınası Romanı Üzerine...

Hulusi Üstün'le Turna Fırtınası Romanı Üzerine...
Hulusi Üstün'le Turna Fırtınası Romanı Üzerine...
x

Aşağıdaki kodu kopyalayıp sitenize ekleyebilirsiniz


Video Boyutunu otomatik algıla (Mobil Uyumlu) :    X 


Video otomatik başlasın

34VOLT


Haberin Adresi www.34Volt.com Haberin Adresi www.34Volt.com

-Öncelikle şunu belirtmek isterim ki yazılarından, kitaplarından ve kişiliğinden haberdar birisi olarak romanının çıktığı haberini aldığımda çok sevindim. Uzun bir ara oldu çünkü bu. Okuyucunun beklemesine değen bir eser ama. Tebrik ederim.

-Teşekkür ederim. Okuyucu yorumu, okuyucunun hasreti, iltifatı yazarın tek teşvikidir. Sizin şahsınızda bütün okurlarıma teşekkür ederim.

-Neden Turna Fırtınası?

 
-Bugün kırkını devirip ellisine yaklaşmış olanların tamamı bir çok fırtınaya şahit oldu. Hepsi gözümüzün önünde cereyan etti. ‘12 Eylül en can acıtanı’ diyorduk. Sonrasındaki politik hareketlilik küçük fırtınalar olarak zihnimizde yer etti. Türk solunun dünyadaki gelişimler karşısındaki çaresizliği başka bir fırtına... Doğumuzda Kürt sorunu, şiddeti dönem dönem artıp eksilen bir fırtınaydı. Çoklarını ayaza buza kesti. 28 şubat İslami hareketi kavuran bir fırtınaydı, ardından yaşananlar, civarımızdaki savaşlar... Muhafazakarlığın bir kurtuluş ümidi olarak yükselişi, iktidar oluşu, Gezi eylemleri, Kürt açılımı farklı hava hareketleri halinde bu topraklarda birilerini etkiledi. En son 15 Temmuz belki. Bir akıl tutulması, bir şizofrenin ardına düşmüş iradesiz bir grubun kalkışması olarak canımızı en çok acıtan fırtına oldu.

 

-Kitap sizin ‘fırtına’ tabir ettiğiniz tüm bu olaylara değinmesi dolayısıyla önemli. Sosyal duyarlılığı olan insanların hepsi bu olaylardan şöyle veya böyle etkilendi. Ama sanırım kitapta tüm bu sosyal fırtınaların yanında Turnaların savruluşu başka bir takım çağrışımlar da yapıyor.

 

-Evet, ziyan olmuş hayatları çağrıştırıyor o fırtına bir de. İyi ihtimalle gençliğini ziyan etmiş, daha kötü ihtimalle aile saadeti görmemiş, ana baba olamamış, gençliği hapishanelerde çürümüş, hastalanmış, ölmüş, daha kötüsü halkına kurşun sıkmış, yaşadığı sürece bir kez olsun aklını kullanmanın mutluluğunu yaşayamamış insanların pişmanlığını çağrıştırıyor.


-Sizin üslubunuzu bilenlerin yakından tanıdığı lezzetli ve özgün bir yazı diliniz var. Bu özellik kitabı önemli kılıyor ama sanırım bir özellik daha var... O da yazarın tüm bu fırtınalara bakarken takındığı objektivite gözlüğü... İnsani nazar. Kendi namıma bu kadar içeriden fakat bu kadar insani bir bakış görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bunu nasıl beceriyorsunuz?

-Ben kuşağımdaki her eğitimli insan gibi anlattığım olayları günü gününe takip ediyordum ve dahası tüm bu olayların içindeydim. Yani solun mücadelesini, sağın, İslami camianın ve alt grupların oluşumlarını, felsefelerini yakından tanıyorduk. Türkiye’de her sosyal hareketin merkezi olan İstanbul’da yaşıyorduk. Gençtik ve konfor değil ideal peşindeydik. Belki bu iki cenahın da içinde olmanın ve iki cenahtan da dostlara sahip olmanın verdiği bir ayrıcalık bu. Ben bu toprakların çocuklarını dinsel, etnik ve zihinsel farklılıklarına rağmen hala kardeş görüyorum.


-Kitabın İstanbul’a ilişkin bölümleri çok farklı geldi bana. Klasik romanları okur gibi hissettim kendimi. İstanbul uzun zamandır bu kadar güzel anlatılmıyordu. Bu kısımların sırrı nedir?

 

-İstanbul dün olduğu gibi bugün de en temel ilham kaynağıdır. Nedim’in kulağına nasıl şiirler üflüyorsa bugünün yazarına şairine de öylesi bir ilham üflüyor. İstanbul çok kalabalık, her geçen gün meşakkati artan bir şehir. Dolayısıyla safasını sürmek daha çok özveri gerektiriyor belki. Benim çocukluğum ve ilk geçliğimde de farklı zorlukları vardı bu şehirde yaşamanın. Durup dikkat kesildiğinde bu şehir herkesin kulağına başka şiirler fısıldar. Dün olduğu gibi. Yarın da öyle olacak...


-Kitapta bunca fırtınanın arasında bu şiire de dikkat kesilmişsiniz. Fakat bir başka ayrıcalıklı yön de alışık olmadığımız kadar fazla kahramanının olması. Bu nasıl oldu? Bunca fazla sayıda insan öyküsü nasıl bir kitabın içine sığdı. Birbiriyle uyum içinde kaldı?

 

-Tek başımıza değildik bu fırtınaları yaşarken. Bir sürü kahraman, bir sürü Don kişot ve bir sürü de Şanço Panzo tanıdık... Aslında her birinin öyküsü başlı başına bir romandı. Onların öyküleri kendi ideolojik davaları içerisinde birleşip bir bütünlük arzediyordu. Ama daha yukarıda ideolojilerinde farklılığa rağmen kaderleri ve sonları birbirine benziyordu. İster adanmış kişiler olsun, ister lejyon, ister militan, ister müntesip... hepsi kendilerinden daha organize akıllar tarafından kullanılıp atılıyordu. Hepsi mevsimin izin verdiği sürede yaşıyor ve fırtınaya kapılıyordu.

 

-Daha dün yaşadığımız 15 temmuz’a romanı okuduğumda daha başka bir gözle baktığımı itiraf etmem gerekiyor. Bu roman keşke çok önce yazılsaydı, bu roman keşke yıllar önce okunsaydı. Çünkü daha önce hiç bir edebi eserde işaret edilmeyen bir şeye işaret ediyor. Siz ona Hür akıl diyorsunuz... Doğru tespit yapmış mıyım?

 

-Evet ‘Hür akıl...’ doğunun sadece edebiyatında değil, sanatında, felsefesinde, tarihinde, sosyolojisinde yok bu kavram.


-Bence bu kadar yeter... Okuyucu ötesini romanda görsün.

 

-Bence de...

-Ne güzel tipler var romanda. İstanbul’un bir küçük ilçesi, yazlıkçılar, gençler, site bekçisi, Ermeni Madam, ölüm orucuna yatanlar, görevli örgütçüler, öğrencisini anlamayan profesörler, sokak şarkıcıları, esrarkeşler, eroinmanlar, eşcinseller, tekkeler, başörtülü kızlar ve dahası... Hepsinde bir ortak özellik buldum. Hepsi zaafları olan kişilikler. Mutlak iyi ve mutlak kötü yok.

-Çünkü gerçek hayatta öyle.

-Gerçek hayat demişken... Romandaki karakterlerden aklıma hemen gelen bir kaçı... Esat, Ayla, Vasat Kadir, Maro, Baba Deniz ve diğerleri. Bu karakterler sağımızda solumuzda var olan tipler çocunlukla değil mi?

 

-Binlerce Esat var ve ben yüzlercesini tanıyorum... Ayla da öyle. Vasat Kadir, İstanbullu kitapseverlerin yakinen tanıdığı Teşkilat Refik’ten mülhem bir karakterdir. Yine onun gibi şark bilgelerine rastlıyorum ama hiç biri Teşkilat Refik kadar renkli değil. Aradan kaç yüzyıl geçerse geçsin dünyaya bir başka Teşkilat Refik’in gelmeyecek olması ihtimali... Maro İstanbul’da artık örneği varsa da pek azalan gayrimüslim hanımlardan biriydi. Evet ondan sonra bir benzerine rastladığımı söyleyemem... Baba Deniz hala Beyoğlu sokaklarında dolaşan bir sokak şarkıcısı... Saka da vardır onun yanında... Ama bu ara en çok Fevzi görüyorum çevremde. Bir Fevzi... bakşa bir Fevzi... bir başka Fevzi...Uzun Fevzi, kısa Fevzi... Sarı Fevzi, esmer Fevzi...

 

-Kasabaya çekilmiş olan Avukat Üstün’e ne demeli?

 

-Evet o ben... yazar... yazarın kendisine dışarıdan bakması. Başarılı bir tanım olup olmadığına beni tanıyan okurlar karar verecek.

 

-Romanınızdaki tek gerçeklik siz değilsiniz. Cezaevi ölüm oruçları, Sabancı suikasti, Kalkancı olayı, Başörtüsü eylemleri, 15 temmuzu hazırlayan süreç, Altın nesil, Gezi olayları... Bunca gerçekliğin içindeki insanların yaşadıkları nihai hüsran... Bu kaçınılmaz mıydı sizce?

 

-Bizim dinamiklerimize sahip toplumlar için kaçınılmazdı. İnsan hayatını hüsran olarak tanımlayan bir Kuran ayeti de vardır hani. Benzer cümleler diğer kutsal kitaplarda da geçiyor. Bu hüsrana rağmen hayat güzel. Hüsranımızı azaltmaya çalışmak için okuyup öğreniyoruz teselli etmek için kendimizi sanat üretiyoruz, bu hüsran hissi bizi gayrete getiriyor.


-Solun ve sağın yaşadıkları da hüsran mıdır sizce? Yani Ayla ve Esat haklı mıdır?

 

-Yaşanan hüsran değil ise nedir? Tanıdığım bir sürü orta yaşı geçmiş solcu yurtdışına çıktı. Mevcut arenada mücadelelerini sürdürebilecekleri hiç bir söylem ve silahları kalmadı. İslamcılar yüzlerce yıldır kınadıkları hamanlara, karunlara döndüler. Çevremde cenneteki köşklere alıcı olan müslüman pek kalmadı. Hepsinin boğazda triplex villa hayalleri var. Hurilerle de ilgilenmiyorlar. Yurtdışındaki hurilere vasıl olmak için ölmek gerekmiyor çünkü. Bir uçak bileti kafi...

 

-Durum bu kadar mı acı hale geldi?

 

-Hayır, durum acı hale gelmedi. Hayatın gerçekleri karşısında ütopyalar kırıldı. Yani romanın baş kahramanlarından Vasat Kadir haklıydı. Egoizm, bütün izmleri önüne katıp kovdu...

 

-Sizi tanıyan ve eserlerinizi okuyan birisi olarak size benzeyen bir başka kalemin yetişmesinin zor olduğuna ilişkin düşüncemi paylaşmak isterim. Kuşaklar boyu İstanbullu olmak, bir yönüyle Çerkes, bir yönüyle Trakyalı, bir yönüyle Anadolulu olmak, sağda durup sola bakmak, solda ya da sağda durup diğer tarafa bakabilmek, hukukçu olmak, klasik şiirle ilgilenmek, tasavvuf, müzik, tarih biriktirmek ve dahası... Tüm bu bikirim romanda çok aşikar bir şekilde görünüyor. Klavye bilen herkesin kitap yazdığı bir zamanda bu değerli birikiminizi işlediğiniz romanınız için tebrik ederim. tebrik ederim. Bol okur dilerim.

-İyi dilekleriniz için teşekkür ederim.

 

Yazar Hulusi Üstün Hakkında

“Bir hulusi kalpten…”

1974 doğumlu…

Silivri Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.
Serbest avukatlık ve kamuda hukuk müşavirliği yaptı.

İşi okumak yazmak,
evli iki çocuk babası…
Silivri’de mukim.

. . .

Sahili yosun kokan kasabadan, eski bir İstanbul evinin taş döşeli avlusundan,

Kaf Dağından, Rumeli’nden, Adalardan,

Tarihin kuytusundan, coğrafyanın unutulmuş diyarlarından,

Türkçe’ye duyduğu sevda ile, Şen şakrak bir Rumca, vakur bir Çerkesçe ile…

Herkesin kalbine giden yol ona malum…

İlginizi Çekebilir

Arzum Ve Anadolu Kültürel Girişimcilik'ten Anlamlı İşbirliği

İstanbul silüetiyle ve saray kültüründen tanıdığımız latis deseniyle özel olarak tasarlanan Arzum OKKA Minio Türk kahvesi makinesi, Türkiye’de ilk kez ve sadece seçili Anadolu Kültürel Girişimcilik müze mağazalarında satışa sunuldu. Kavrulma derecesi, pişirilmesi, sunumuyla 5 asırlık bir hikayenin kahramanı olan, UNESCO’nun “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası” listesine giren Türk kahvesinin bu sayede müze ziyareti gerçekleştiren turistlerle tanıştırılması ve dünyaya taşınması hedefleniyor.


Türkiye İş Bankası 95 Yaşında

Milli Mücadelenin mimarı Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından, “siyasi bağımsızlığın iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmediği sürece payidar olamayacağı” vizyonu ile kurulan Türkiye İş Bankası, 95 yaşında… 26 Ağustos 1924 tarihinde 2 şube, 37 çalışan ve 1 milyon TL gibi mütevazı bir sermaye ile yola çıkan Banka, bugün yaklaşık 525 milyar TL’lik aktif büyüklüğü ile ülkenin en büyük özel bankası konumunda bulunuyor.


Zorlu Psm ’De Bu Hafta 2 8 Eylül

KOVACS // 2 EYLÜL PAZARTESİ // %100 STUDIO // 20.30


Tatlıdan Vazgeçemiyorum Diyenlerdenseniz...

TATLIDAN VAZGEÇEMİYORUM DİYENLERDENSENİZ…


Saran S Sport Plus Haftalık Yayın Akış 27Ağustos 3 Eylül Haftası

S SPORT PLUS HAFTALIK YAYIN AKIŞI


Etiketler: başka, daha, İstanbul, kadar, Fevzi

Yorumlar 0 adet



Yorumunuz Kaydedildi.

Editörlerimizin yoğunluğuna göre onaylanmasına çalışılacaktır.

Teşekkür ederiz.